Hani sabah geç uyananlar gün bitti diye dert yanarlar ya, geceler de benim için uyuyarak harcanırsa öyledir. Elbette uykum gelir ama uykuyla heba etmek istemem sanki. Uyku: Kimilerinin en büyük dostu, kimilerininse düşmanı. Zaman zaman herkesin alıp veremediği şeyler olmuştur uykuyla. Eğer bize bir şeyleri unutturuyorsa, uyandığımızda içimizdeki acıdan önce başka bir şey geliyorsa aklımıza ne âlâ. Ama o düşünceler, o acı,o iğrenç tat gözündeki, o berbat koku kalbindeki… Uyutmuyorsa seni… Ayakta kalabilmek için uyumaya çalışıp, uyuduğun dakikaları sayıyorsan. O zaman uyuyamamak büyür, uykuya sığınmak istediğin halde uyuyamamaktan dolayı uykudan nefret edersin. Büyük ironi değil mi?

Bir sen yoksun. Senin gibi bir kadın da var. Düşünmekten uyuyamıyor. Ayakları buz gibi birbirine sürterek ısıtmaya çalışıyor, duvardaki tabloya bakıyor. O hayatta ne rolde olduğunu tam olarak kestirememiş, sorumluluklarını şaşırmış, meşguliyetinden her şeyi yarım yapar olmuş, tamamlanmamışlık var içinde. Onda sizin ki gibi bir şeyi tam olarak bitirebilmenin, bir başarının,bir teslimiyetin mutluluğu yok. O böyle düşünür ama değiştiremezdi kendini. Ve daha da büyüdü bunlar, birken beş oldu. Daha da büyür belki. O zaman gözlerini dahi kırpmayacak mıydı?

İleride başka bir ev, bir de çocuk var orada. Annesi onu uyutup yanından henüz ayrıldı, çocuk birdenbire gözlerini açtı. Kaç saniye uyumuştu? Odadaki her şey ona bakıyordu, tavanla göz göze geldi önce, sonra oyuncakları tehdit etti onu, en sevdiği arabası bile. Nasıl yapardı? Oysaki sabah ne güzel oynamıştı onunla. Sabahları uslu gerçek bir çocuktu o, geceleri ise çocukluktan çıkar bambaşka bir insana dönüşürdü adeta. Evet bugün de kimseye kötü davranmamıştı gece korkmayayım diye, canlı olduklarını farkettiği oyuncaklarına bile. İşe yaramamıştı. Hüzünlendi çocuk. Korkuyordu aynı zamanda. Gözlerini sımsıkı kapatıp uyumaya çalıştıkça uyuyamazdı. Annesinin yanına gitmeye utanırdı. Bekledi öylece. Kıpırdamadan. Saatler geçti.

Bir de adam var sandalyede, bıkmış gibi. Acıyı da mutluluğu da tatmış hayatta. Özlediği şeyler var ne olduğunu bilmediği. İnsan tanımadığı bir kişiyi özleyebilir miydi, pek sanmıyordu. Peki ya yaşamadığı anıları özlese, olabilir miydi? Görmediği yerleri,duymadığı sesleri, daha önce hiç solumadığı o havayı nasıl özlerdi? Oluyordu işte.

Sonbaharda akşamüstü gibi bir his, etrafta kızıllık, burnuna hafifçe geldiğinde güzel içine çektiğinde genzini yakan o koku. Hem iyi hem kötüydü o da acı ve mutluluk gibi. Durup durup birdenbire aynı anda ve her yönden esen rüzgar ve buna rağmen şaşırtıcı bir iç huzur. Hayat da böyleydi. Beklenmedik şeyler çok fazla olurdu, ani olurdu. Bazı şeyler güzeldi ama bazen yerinde kalmalıydı, onları tadında bırakmak gerekti, fazlası yakardı keskin koku gibi bu sefer kalbi. Uyumak lazımdı. Özlemek yoruyordu onu. Ve yalnızlık… Uyku da hayat gibiydi. Onca şeyi içinde barındıran koca derya. Uykuya ihtiyacımız vardı ama ona sarıldığımız her an hayattan çalardı. Yani bizden. Yine yenik düştü karanlığa. Aslında sadece kısacık da olsa kurtulmak için. Uyumak lazımdı. Düşüne… düşü ne?… düş’üne…

kirmizidefter

kirmizidefter

"Yüzyılların Yüzyıllarına"
kirmizidefter

Latest posts by kirmizidefter (see all)

  • Uyku - 5 Ekim 2013