Kitap Projeni Başlat
Şub 13, 2018
108 Views

S/özde

Written by

Ellerim cebimden çıkarsa önce yüreğim üşürmüş gibi hissederek ellerimi cebimden çıkarmadan öylece düşünerek sahil boyunca yürüyordum. Tüm ilişkilerimin bitiş düdüğü çalmıştı, çok değer verdiklerim bana benden sonra gelenlerdi ki kendime rastladıktan sonra kafam sevginin adı kadar temiz olamıyor, hep karışıyordu. Yine bu karışıklık içerisinde yürüyüp martıların mat yalnızlıklarında denizin kavuşmak arzusuna yanıtlarıyla uçuşlarını izleyerek durdum. Aklıma, aklımdan çıkıp mazimin absürt komedi filmi tadında yok olmuşluğunda zamana meydan okuduğu lise yıllarımda iç ses konuşmacısı görevini üstlenen hocam geldi hayata karşı dimdik duruşuyla kendisine imrendiren müthiş bir felsefe öğretmeniydi İlke Hocam… Aradan uzun seneler geçmişti ve geçen sene öldüğü haberini almıştım. Hiç unutmam, ergenliğimin sancılı dönemlerinde kalbime bir de tuz biber eken ilk sancılı yaşadığım aşk, beni kendimden koparırken o, bendeki yoksunluğu kendisindeki fazlalıkla kapatmaya çalışmıştı. O yalnızca felsefeyi; ilk çağ düşünürlerini, onların “anlasak ne olacak bu saçmalıkları” dedirten düşüncelerini anlatmıyordu. Bir ruh, kendisinden bir şifa damlatıyordu öğrencilerine. Yıllar sonra bugün, bunu daha iyi anlıyorum bir eğitmen olarak. Çünkü onun gibi olamasam da ben de onun gibi olmaya çalıştım öğrencilerime karşı.

Aşk acısının dibine vurmuş gibiydim, on yedi yaşındaki bir genç kız ne kadar sıklıkla değiştirirse değiştirsin dış görünüşünü, ruhundaki fırtınalara karşı değişimi hep kötü yönde oluyordu. Benimle ilgilenenler kulübüne onu da eklemiştim acımı fark ettiğini düşündükten sonra.

“Burcu, sorunun ne?” dememişti üstelik. Direkt, kahverengi gözlerini kapatıp bir anda açarak “evet, sihirli değnek güçlerimi elimden almadan, üzerinde denemeye hazırım küçük hanım” demişti.

“Pardon hocam?” diyerek bakakalmıştım gözlerinin içine. “Kısa kes burcu, anlat diyorum kızım ne olduğunu.”

“Acı çekiyorum hocam.”

“Ooo çok net bir giriş oldu. Neden diye sormayacağım, bu yaştaki bir genç neden acı çekerse ondan çekiyorsun sen de. Sınıftan biri mi?”

“Hocam…”

Utana sıkıla yerimde kıpırdanırken “ben anladım” dercesine gülümsemişti . “Bak burcu, ben öyle bilindik, herkesin sana adil davranmasını beklediğin klişe cümleleri kullanmayacağım. Daha gençsin, gençsiniz falan filan… sadece içine dönmeni isteyeceğim gerçekten ne hissettiğini bulmanı. O insana karşı duygularının kendinde bir değeri mi var, özde mi; yoksa senin ona kattığın anlamla mı sevgi var oluyor kalbinde? Eğer senin ona kattığınsa onun sana ait kendinde bir değeri yok demektir; o zaman kendi yarattığın bir duygu için kendini üzmenin manası ne?”

“Hocam… bir yıldır çıkıyorduk”

Hocam kahkaha atarak gülünç bir fıkra anlatmışım gibi bana bakmıştı. “Burcu, ah be çocuk!”

Gel zaman git zaman başım sıkıştığında ilke hocama koşmuştum öğrencilikten ziyade sırdaşlıktan zevk alırcasına. Bana hep gördüklerimle görmek istediklerim arasındaki farkı göstermeye çalışmıştı. Üniversite hayatımda, iş hayatımda, özel hayatımda başarılı olmaya çalıştım ve yok ederek sevgi yoksunluklarını; fazladan belki de en çok kendimi abarttım; acı çekmeye değer mi, değmez mi, özde mi, anlamdan mı ibaret diye düşünerek otuz iki yaşımdayım hâlâ bekârım. On yedi yaşındaki genç kız ile otuz iki yaşındaki genç kadının arasındaki farkı düşünürken ilke hocamı hep hatırlarım. Şu gökyüzünde uçan martılardan farkımız düşünebilmemiz sevebilmemiz, bir aklımızın olması elbette ki; evet, ama biz de kalbimizle olsun ya da aklımızla, yanlışlar yapabiliyoruz çoğu zaman. Sevilmediğimizi düşünürken gerçekten sevmemiş olabiliyoruz aslında.

Bir insanı gerçekten sevip sevmediğim sorusuna ilke hocamın bana kattıklarından sonra bile cevap bulamadım. Sevgi yalnızca anlamdan mı ibaretti, bizim ona kattıklarımızdan mı, neye göre sevip; neye göre sevmiyorduk? Aslında belki de gençlik hatalarımın bedelini yalnızlıkla kendime ödeterek gelmiştim bugünlere. İlke hocam evliydi, benden beş yaş büyük bir kızı vardı; eşiyle birbirlerini çok seviyorlardı. Konuşmalarımız arasında merak ederek sormuştum ben de bir gün; eşini gerçekten sevdiğini o insanın özünde doğru olduğunu, ona katmasa da hiçbir şekilde bir anlam, gerçekten kalbinde var olduğunu, var olabileceğini nasıl anlamıştı?

“Varlığa dokunamazsın, varlık kendinde vardır, onu var kılan ruhunun derinliklerinden kopup sana gelen sürprizlerindeki mutluluğudur ve ben eşime duyduğum aşkın gerçek olduğunu ona dokunmadan kendimi onda gördüğümde anlamıştım” demişti. Ne demek istemişti? Anlamları çekersek çok değer verdiğimiz şeylerden, bir hiçse anlamsız; o vakit gerçek değil miydi yani?

Boş bulduğum bir banka oturdum. Hâlâ bu sorularla debelenip duruyordum çünkü sevginin aslının gökten zembille inerek bana geleceğini sanıyordum. Prensini bekleyenler olarak çok şirin görünen kız kurularının arasında yer edinebilirdim.

Denizi seyre dalmışken birden oltasına balığı takılan ve bundan pek bir memnuniyet duyan genç adama takıldı gözüm. Düzgün fiziğiyle dikkat çekiyordu. Yakışıklıydı, uzun zamandır kimseden etkilenmediğim kadar çok etkilenmiştim.

“Şimdi bu duygu benim ona kattığım anlamdan mı ibaret, yoksa özünden mi?” diye düşündüm yine… En son ne zaman bunları düşünmeden sadece sevmeyi denemiştim birini hatırlamıyorum. Çok düşünmek de zarar verir miydi kalbe?

“Sonunda yakaladım” dedi birdenbire bana.

Etrafıma bakınarak “efendim, bana mı söylediniz?” dedim.

“Evet, sonunda yakaladım diyorum. Ne zamandır bekliyordum. Beklemek kötü şey…” diyerek gülümsedi.

Bana kur mu yapıyor diye düşünüyordum ki “şimdi size kur falan yaptığımı düşünüyor olmalısınız, hatta ve hatta sırf hava atmak için yakınınızda durduğumu.”

Yüzümün yandığını hissederek ağzımı açtım ki “yalnız olan her bayanı taciz etmiyorum elbette fakat o kadar derin bakıyordunuz ki etrafa, balık bile sizin hatırınıza oltaya takılmış olabilir” diyerek bir kez daha gülümsedi. Uzun zamandır kalbimin bu denli hızlı çarptığını hissetmemiştim, ağzı iyi laf yapanlardandı. Özünde nasıl bir insandı? İnsanları tanımaktan korkarak geçirdiğim koca yıllarım vardı; arkadaşlarımın kocaları varken.

“Ben can…” dedi.

“Memnun oldum” diyerek çantamı kaptığım gibi banktan kalktım. Arkama bakmadan yürümeye devam etmeyi düşünüyordum ki “tamam itiraf ediyorum senden etkilendim ve bu yüzden konuşmaya çalıştım, özür dilerim” diyerek arkamdan seslendi. Durdum. Seneler boyu durduğum gibi ilke hocamın ilkelerini ihlal etmemekte direnir gibi durdum.

“Yaşadığının ne olduğunu düşün” demişti bana. “Düşün” Ama duygular düşünerek yaşanan şeyler değildi. Onlar yanlış da olsa anlamsız da olsa bazen yalnızca bizim o insana kattığımız anlamdan ibaret olsa da hissederek yaşanılan şeylerdi. Hep düşünmüştüm, düşünerek de duygularımın gerçek olmadığının farkına vararak ilişkilerden kendimi soyutlamıştım acı çekmekten de korkarak, acının gereksizliğinden korkarak. Tüm ilişkilerimde böyle olmuştu bu. Sevginin nasıl bir şey olduğunu çözmeye çalışmıştım. On yedi yaşındaki Burcu böyle biri değildi. Acı çekse de o acıyı dibine kadar yaşamıştı. Zaman mı bize temkinli yaklaşmayı öğretiyordu, yoksa başkalarının bize dayattığı; öğütlemeye çalıştığı doğruları mı benimsiyorduk? Belki o yaşamıştır ve ben de aynı yanlışı yapmayayım diye söylüyordur diyerek…

Arkama döndüm. Gülümsedim.

“Ne istiyorsun?” dedim.

“Eğer bir balık ekmeğe tamam dersen fena olmaz”

“Daha beni tanımıyorsun bile birdenbire damdan düşer gibi…”

“Doğru, ama tanımak istiyorum eğer senin için de sakıncası yoksa.”

“Bir anlık etkilenmeyle mi?”

“Sen hep böyle sorgular mısın her şeyi?”

Gözlerimi gökyüzüne çevirip bulutlara baktım. Yağmur yağmak için icazet almazdı, ol denirdi ve olurdu. Neden bu kadar sorguluyordum? Olmazsa olmazdı, olursa ben de diğer mutluluğu seçenler gibi mutlu olurdum. En son ne zaman bir adamın omzuna dayamıştım başımı? Çok zaman geçmişti birine güvenmeyeli…

“İyi ki rakı balık demedin, niyetinden şüphe edebilirdim” diyerek bir adım yürüdüm ona doğru.

“Balığın oltaya gelmesini çok bekledim, sabırla… bazen sadece beklersin ve beklediğine değecek bir şeyler bulursun.”

İlk görüşte miydi, son görüşte duygular biter miydi? Her zamanki gibi düşünüyordum. Ama bir adım atmadan nereden bilebilirdim ki? İlkelerimiz başkalarının ilkeleriyle değişip bize yanlış yaptıramaz mıydı? İlke hocam şu an beni görseydi ne derdi?

“Koca kadınsın kırılmaktan kork demedim sana be kızım, yaşa ama neyin gerçek olduğunun ve neyin seni gerçekten üzebileceğinin bile hak etmesine izin vererek yaşa” mı derdi?

Bu bir adım belki bir ömre; belki bir güne değerdi, ama adımdı işte; adım, durmaktan iyiydi. Gözlerimiz gülerken gölgeme takıldı birden gözüm, gölgemin yanında bir başkasının gölgesini görmek bile güzeldi…

Dilara AKSOY

Latest posts by Dilara AKSOY (see all)

Article Categories:
Hikaye Öykü

Leave a Comment