Ağu 22, 2016
284 Views
0 0

MAZIN BİR SIRRA

Written by

-Bu hikaye, 27.Ulusal Ömer Seyfettin Hikaye Yarışmasından derece alamamıştır.-

Kafasındaki siyah kasketi çıkarıp gökyüzüne ilişti. Mülkiyet ne büyük nimetken elinde tek bir bavulla, iki kaşının arasında bir korkuyla, laciverd ceketinin sol iç cebindeki ecnebi kuruşlarıyla kente sokuldu. 20 senelik vebali omzunun çıkıntılarından, bir mevzuatlık afla söküp attılar. Mahpus damından betimlenen rutubet semaya bürünüyordu.İnsanlar beton zeminlerde çürüyüp paslanıyor, boyun eğip aklanıyor, yas tutup ahlanıyor, gündüz gece hiddetin avuçlarında kaskatı kesilip yasaklanıyorlardı. Cezaevleri bir nevi canlı cenaze yuvalarıydı binaenaleyh. Sakalları paslanıyordu adamin düşünmekten. Zamanla bedeni çürüyor, ruhu yıpranıyordu.

Oysa Mahir; artık hiçbir başlangıçtan sava bekleyemeyecek bir olgunlukla çatık kaşlarından yontmaya yelteniyordu istikbali. Medet ki bilekleri taşıyamıyordu bu hıncı. Ayazdan savrulup kırık kış güneşinden, Eminönü’nün tokat gibi rüzgarına karşın bir manzaradan mavi dehlizin gri kıyılarını seyrediyordu. Ve bunu içinden geldiği için değil, gidecek bir yer bulamadığı için yapıyordu. Dolaşmak istiyordu; fakat artık doğup büyüdüğü şehri tanıyamıyordu. Çocukluğunu, gençliğini, sevdalığını, emek kadar madunluğunu, ekmek kadar mağdurluğunu, kendini tanıyamıyordu Mahir. Şayet onun, Eminönü’ne bu bakışlarına bir yazar tanık olacak olsaydı; dakka beklemez, hikayesini satırlardı. Olmadı.

Önce Laleli’deki boş hanların içinden, üstünde bolca düşünerek geçti. Ezberlediği birkaç satır şiir vardı topu topu, bu hanların gövdesinde harcadı. Toptan ayakkabı satış piyasasının döndüğü sokaklardan, üstü kapalı bir şiirin giriş cümlesini seçer gibi zor geçti. Bir süre yere paralel gittikten sonra tramvay istasyonunun yanındaki büfelerin sağından bir sokağa daldı. Kot pantolondan hallice bu sokağın kalabalığından güçbela geçip caddeye çıktı. Nefesi darlanıyor olsa da; bu kadar kalabalık bir topluluğun içinden geçebiliyor olmanın üç kuruşluk sevincindeydi. İçine, işlerin yolunda gitmediğini anlatan, sarışın, loş ışıkların düştüğü çorbacıların yanından teğet geçip tekrar sağa daldı. Yokuşlar inip kıvrak caddelerden geçiyordu. Ara sokaklarda kaçak sigara tezgahı açan çocukların başını okşadı. Müzikle birlikte dans eden, pilli oyuncak kediler satan bir adamın yanına sokuldu. “Dayı, kaça veriyorsun bunları?” dedi. Adam, ufak bir tebessümle; “25 lira yeğenim, orjinal çin malı bunlar.” diye karşılık verdi. “Ne yaptın be dayı” dedi Mahir, “Ufakken, babam bunun gerçeğini bedavaya alıyordu bana.” Suratı düştü. Kasketini takıp devam etti yola. Telefon, kesici alet, tesbih gibi türlü piyasanın döndüğü dar bir sokaktan daha geçip kendini ıssıza çekti. Tavanı, koca bir kubbeyi kesip atmışlar gibi delik bir hana girdi. Burası da boşaltılmıştı. Yumruklarından sıkılan öfkeyle, zihnine yapışan hüznü harmanlayıp bir duvar kenarına çöktü. Ağlamakla, öfkeden haykırmak arasında sıkışıp kalan bakışlarından geçmişi kurşunluyordu; bir delik açamayacak olsa da. Daha sonra devrilip bir kuytuya uyku oluyordu. Hava kararana dek ölümle, et-kemik oluyordu Mahir.

Yatsı ezanına müteakıben göğsündeki radikal sızılar, bir bir uyandılar beyin kıvrımlarında. Toparlanıp Balat’ın kuytu bir mahallesine indi. Duvarlarında, hatıra defterlerinden misallenmiş kırıklar olan bir otele girdi. İçeriyi garipsenecek şekilde, kadavratik bir yaşanmışlıkla süzdü. Makul bir oda tuttu. Dünya malıyla eşlenemeyecek mülkiyetini bir kenara koyup yatağa uzandı. Uzun yıllar sonra rahat yatak gören sırtında şenlik olsa da; bu rahatlık onu uyutamıyordu. Bir saate yakın kıvrandı yatakta. Gözlerindeki uykusuzluk olmasa uyuyamayacaktı.

************

Bir haftadır, içindeki dinmek bilmeyen mahşer günü provasıyla bu mahalledeki suskun, devrik, ağır hayatın içinde çırpınıyordu Mahir. Mahallelinin gözüne tez vakitte çarpmış, gizemli tavırlarından dolayı içlerine kurt düşürmüştü. Oysa gizemli denecek hiçbir şey yoktu ortada. Bu varolmanın karşı konulmaz hafifliğine karşın, içindeki kalabalıkla dik durmaya çalışıyordu yalnızca. İçindeki fikriyata eşdeğer değildi insanoğlu, mesele bu. Ve sivil halkın yaşantısına dahil olamıyordu pektabi. Sustukça “sinsi” diyorlardı, konuştuğunu pek duymadılar daha. İnsaların gözü, kendi cefalarıyla meşguldü. Kendi acıları içinde boğulmaktan solukları hainleşmişti. Bu dünya, kalbi temiz insanların, çekilen ıstırapları görmemek için gözlerini kapattığı bir kirle boğuluyordu. Ve çoğu insanın da gözleri, gönüllerini kaplayan bir külfetle kapanmıştı; yani bir görme engelliden hiçbir farkları yoktu. Bu külfetin içinde neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlayamadan süzülüyordu Mahir. Birilerinin doğrularını sorgulayanların doğrularına kim karar veriyordu? Görecelik kavramı dahi göreceleniyordu. Fakat; dünya, herkesin kabul ettiği kadar dünya değildi Mahir için. Hep bir gayrimeşruluğu vardı hayatının.

Bir akşamüstü, bulunduğu sokakla özdeşleşmiş, yaşlanmış çay bahçesinde bulmaca çözüyordu. “Eski dilde su” diye, hafif bir tebessümle mırıldandı, “Unutma jargonu.” Uzun zamandır oturup muhabbet edecek insan yoksunluğu çekiyordu. Geceleri kendine bazı şeyler anlatıyor, sessiz ara sokaklardan geçerken kaldırım taşlarına fısıldıyordu. Sanatçı isimlerini es geçip ‘Küçük su taşıtı’ sorusuna kalemi uzatacaktı ki sağ omzunda babacan bir avuç, kulaklarında selam eden bir kelam duydu. Yaşlıca bir adamdı bu. Sürekli bu çay bahçesine kapanır, sanki onu gençlik yıllarına geri götürecek bir heyecan beklermiş gibi etrafı süzerdi. İzin isteyip oturdu masaya adam. “Kimsin, nereden geldin, ne iş yaparsın, adın nedir?” gibi sorular sorup durdu. Böylesine sorgulanmak deli ediyordu Mahir’i. Sorulardan ciğeri şişiyordu, yumruk atsa duvarı sızlatacak kadar ağır sıkılıyordu. Kaçamak cevaplar verdi Mahir. Ne adını söyledi ne de nereden geldiğini. Bu tavrı, diğer tüm mahalleliler gibi, bu adamın da içine kurt düşürüyordu.

Birkaç gün sonra tekrar aynı çay bahçesinde karşılaştılar. Adam, bu defa izin istemeden oturdu. Takkesini çıkarıp bir müddet kafasını kaşıdıktan sonra yüzünü ekşitip Mahir’e döndü; “Bizim buralar damarını boğar adamın” dedi, “yapraklar falan erken dökülür. İçerinde çizikler taşıyanı çeker içine. Şu çardak var ya mesela; sıfatını asanlar oturur oraya sadece. Burada yaşayanlar, altını çizmiştir bütün yaşanmışlıkların; ama üstünü karalayamazlar. Defterleri kapatırlar ama hangi sayfada kaldıklarını unutamazlar. Zamana delik açarlar ama durduramazlar; zaman sendeler burada çünkü. Bu yüzden soruyorum sana, buraya neden geldin diye.”

Mahir, aynı sıkılgan tavrıyla karşıladı bu merakından zihnini eşeleyen adamı.
“Zamanı durdurmaya geldim, burada.” dedi.
“Anlamıyorsun çocuk. Anlamayacak mısın? Senin mukavemet yarışının yeri burası değil. Burada, böyle gizemli gizemli gelip kendince oyunlar oynayamazsın. Burada sana ortak olmazlar!”
Mahir, anlaşılmamaya alışkın bir olgunlukla, tükenmiş bir çaresizlikle dudaklarını azami derecede büzerek az ilerdeki çardağı gösterdi;
“Bu çardağı ne zaman koydular buraya?”
Adam, Mahir’in bu tavrımdan isyan eder şekilde kafasını masaya eğdi;
“Çok zaman oldu.” dedi “20 sene. Belki 25.”
“25 değil.”
Mahir, iç cebinden bir sigara çıkardı ve ağzına götürdü. Adam, sinirlenmiş bir halde, henüz sigarayı yakamadan ağzından aldı ve masaya koydu. Dişlerini sıkarak konuştu;
“Ne zamandan beri içiyorsun?”
Küstah bir şekilde ağzını büktü Mahir;
“Birazdan başlayacağım.”
“Kimsin sen? İsmin falan yok mu senin? Ulan ne tür bir oyun oynuyorsun sen?”
“Mahir.”
“Ney Mahir?”
“İsmim. İsmim Mahir.”
Gereksiz bir şekilde, insanlara konulan isimlerin sebebini merak eden hastalıklı bir yapısı vardı bu adamın. Hastalıklı soruların sebeplerini bulamazsın.
“Neden Mahir koymuşlar ismini?” dedi adam, gözlerini kısarak.
“Babam, anneme evlenirken söz vermiş. Doğacak çocuklarının ismini, kendi isimlerinden türetip koyacaklarmış.”
“İsimleri neydi?”
“Şahdan ve Nurcan.”
Ağzının kenarından, küçümser bir tebessüm döküldü adamın.
“Nasıl yani? Bu isimlerden nasıl Mahir türetebilmişler?”
“Türetememişler. Can-Candan-Nurdan-Şahnur-Nurşah gibi isimler türetebilmişler anca.”
“Neden bunları koymamışlar peki?”
“Candan ölünce vazgeçmişler.”
Adamın ağzının kenarındaki tebessüm, Ebu Leheb’in gürzünden darbe almış gibi büyükçe döküldü bir anda. Yumruğunu sıkıp masaya vurdu. Kafası istemsizce titremeye başladı. Hani yumruğunu sıkarsın da vuramazsın; öyle içtenlikle kalktı masadan.
Mahir, bu sorgusal gidişe bir son vermişliğin rahatlığıyla tekrar gömüldü bulmacaya. Bazen kötü bir gidişin sonlandığını düşünür de arkana yaslanırsın ya; öyle bir rahatlık bürüdü Mahir’i. Ama merağa ne çare! Ertesi gün, aynı adam, bu defa deniz kıyısında yakaladı Mahir’i. Önünü iliklemediği için uçuşan ceketi ve atkısının içinde hiçbir şey yapmadan seyrediyordu. Hiçbir şey umrunda değilmiş gibiyken aslında her şey umrundaydı. Her şey umrunda olduğu için hiçbir şey umrunda değilmiş gibiydi. Adam, yavaşça yaklaşıp yanına geldi. Mahir, kısa bir süreliğine adamın yüzüne bakıp tekrar denize döndü. Adamsa Mahir’i hiç umursamıyor gibi denize bakıyordu.
“Vazgeçmedin mi?” dedi, durduk yere.
Mahir, aynı hastalık tekrar baş göstermiş gibi sitem etti;
“Neyden?”
“Bu oyundan. Bu ilgi çekme yarışından. Bu gizemden, merak uyandırmaktan.”
Mahir, kaçamak cevaplar vermeye devam ediyordu;
“Şu köprü altındaki otel kaç senelik biliyor musun?”
“40 senelik.”
“40 değil.”
“Nereden biliyorsun?”
“Buraya 40 sene önce geldim.” dedi, büyük bir kuvvet karşısında hükümsüz kalmış kadar pişman bir sesle. “Bu soruyu ilk sorduğum zaman 12 yaşındaydım. O zaman 8 senelik demişlerdi.”
Adam, sinirden ayağını yere vurmaya başladı. Sıkılı dişlerinin arasından konuşuyordu;
“Kimsin sen? Kimsin lan kimsin?”
“Neden bu kadar çok merak ediyorsun?”
“Sen merak ettiriyorsun!”
“Ben hiçbir şey yapmıyorum.”
“Sorun da bu zaten. Hiçbir şey yapmıyorsun. Ne yaşadığını, neden burada olduğunu söylemiyorsun!”
“Zamanı durdurmak için burdayım.”
Adam, konuşma boyunca ilk defa suratını Mahir’e çevirmişti. Genzinden tok bir sesle bağırmaya başladı;
“Yanlışın var birader! Zamanı burada durduramazsın! Burası senin yerin değil, kendine başka bir yer bul!”
“O başka yerlerde de ben zamanı kurşunlayamıyorum!”
“Neden?”
Mahir’in dili, istemsizce, bir sırrın çözülmüşlüğü gibi çözülmeye başladı;
“Ne yaşadığımı çok mu merak ediyorsun?” dedi, öfke ve hüzün arasında sıkışıp kalarak. “Ben buraya 40 sene önce geldim. Senin bu anlattıklarının hepsinin altını zaten seneler önce çizdim ben! 8 yaşındaydım, annem bizi bırakıp Fransa’ya yerleşti. Saçma sapan örgütlere bulaştı, kendini kaybetti. Babam bira fabrikasında çalışıyordu. Annem gittikten sonra darma duman oldu, işinden atıldı, evinden atıldı, sigaraya başladı. Beni 12 yaşımda buraya getirdi. Kalacak bir otel bulduğunu söyledi. Köprüaltındaki o otel var ya; oraya geldik işte. Elimde hiçbir şey yoktu. Sadece büyük çocukluğum vardı gözlerimde, bir de babamın eli.

3 sene geçti, babam her girdiği işten birer birer atılıyordu. Ben onu sevdikçe o bana sahip çıkmak istiyordu. Ya kaybedersem diye oyuncak almak istemiyordum. Kıyafetlerim, parmaklarım, saçlarım güzel koksun istemiyordum. 12 yaşında büyük bir çocukluğum vardı. Her şey için dua ediyordum. Umudum vardı.

İşte 3 sene sonra o bütün dualar kabuk bağladı, indim babamın 43 yaşından. Bir akşam, otele yeni gelen çocuklarla misket oynamak için lobiye inmiştim. Babam o sırada elindeki iskambil kartlarını bırakıp odaya çıktı. Babama baktığımda gözlerindeki sıcaklıktan eriyecek gibi olmuştum. Merdivenlere giderken durdu, yanıma geldi, saçımı okşadı, kokladı, saçımda kalaylı bir sızının ağır kokusu vardı, ben utandım, kafamı çektim, babam güldü. O odaya, o merdivenlerden son kez çıktı işte. Sabaha karşı otele ambulans getirdiler. Babamı siyah bir çuvalda alıp götürdüler. Bir tek sigarasını bıraktı masasının üstünde. Bir de o kaçak Marlbora paketinin içine bir not bırakmıştı: ‘SEVGİLİ NURCAN. SİGARAYI BIRAKIYORUM.’ O, dün ağzımdan aldığın sigara var ya; 37 senedir iç cebimde saklanıyor işte.

18 yaşımda, annemin karıştığı örgütün buradaki ağına ulaştım. Kaçakçılıkla uğraşıyorlardı. Fransa’ya mal kaçırıyorlardı. İster istemez karıştım aralarına, annemi bulmam gerekiyordu. 20 yaşına girdiğim gün, otelde, örgütten birkaç kişiyle kutlama yapıyorduk. Kutlama dediğime bakma sen, sadece bira içiyorduk. Daha sonra bir baskın yapıldı, polisler odaya girip sorgusuzca kelepçelediler bizi. Yargılandık. 20 senedir içerdeydim. Geçen hafta çıktım. Buraya geldim.

Bu oyundan vazgeç diyorsun ya bana; işte ben o oyunları babamın 43 yaşına astım. Mukavemet diyorsun ya; işte o mukavemeti de 8 yaşımdan aldım.”

-Marmara, Arap yeşiline bulanır. Geriye bırakılan bütün sıfatlar bozbulanık. Son bir tek cümlede, titreyen iki dudak arasından, çözülmüş bir sırrın altı daha çizilir.-

“O baskının ihbarını yapan bendim.”

Şimdi, bir yağmurun altında kalmak kadar karmaşıktır hayat. Şemsiyeni çıkaracak olsan bir nimetten mahrum kalacaksın; kendini göğe teslim edecek olsan ıslanacaksın. Hayat da iki seçim arasında kalmak değil miydi zaten Mahir için? Hiçbir zaman bir test sorusuna kendi şıkkını yazamadı. Önünde seçimler vardı, seçim yapabilmeyi özgürlük zannetti. Ayağına bağlanan zincirler vardı ve belli bir mesafe dahilinde uçmasına izin verildi. O ise uçabildiği kadar uçtu, en üst seviyeyi özgürlük varsaydı; çerçeveleri aşmayı değil!

-ahulanhakki.blogspot.com

Adem Esen

Adem Esen

Ama n'apim şarap böyle.
Adem Esen

Latest posts by Adem Esen (see all)

Article Categories:
Blog Tanitim · Genç Kurgu

Leave a Comment

error: Yazı yazıldığı yerde, Ayasofya İstanbul\'da güzel...