Ara 5, 2017
156 Views
6 1

ÇOCUKLUĞUM SENSİN

Written by

Karşısına oturttu genç kız bebeği özenle. Yeşil şapkasını düzeltti, minik kırmızı ayakkabıları doğru giydirilmiş mi diye baktı. İnanamadı. Yıllara rağmen böyle sapasağlam kalmış olmasına inanamadı. Yeşil elbisesinin yakasındaki ponponları sapasağlam duruyordu. Hala açıktı elleri iki yana. Sahi, ne koymuştu adını o zamanlar? Yeşil… Elbisesindendi, ilk akla gelecek isimdi belki de bu ama yine de “Yeşil” isminde bir bebek… Kocaman, kel bir kafası vardı aslında Yeşil’in. Şapkası gizlerdi onu, çıkaran şaşırırdı şapkayı.
Ah, hiç değişmemişti. Karşısında oturan çocukluğuydu sanki. O, televizyondaki, oyuncak bebekleriyle çay partisi yapan bir çocukluk değildi belki bu ama… Çocukluk ama… Herkesin özlenmiş gerçekliğiydi sanki… Aslında özlenen neydi? Masumiyet mi acaba? Oyunlardı belki de. Ya da bir babanın omuzları… Neye benziyordu bir babanın omuzlarında uçmak? Hatırlamaya çalıştı genç kız. Dudakları tatlı bir tebessümle kıvrıldı. Karşısındaki bebeğe bakarken çocukluğundan bir kare gelmişti gelmişti gözüne. O, babasının omuzlarında, Yeşil onun omuzlarında… Aslında daha çok boynunda gibi… Oyuncağın koca mavi gözlerinde aradı genç kız cevabı. Ne zamandı, nasıl kesişmişti yolları? Sanki bunun cevabını bulsa, çocukluğuna, babasının omzuna dönüverecekti. Sanki aldığı nefes bu cevaba bağlıydı. Üzeri tozlanmış bir kutudan çıkmış bir oyuncak bebeğin gözlerine… Sonra, sanki düştü donuk mavi gözlerin içine…
Tanıdık, çok tanıdık bir koku çarptı burnuna. Tarçınlı kurabiye… Soğuktu hava ve… Ve küçük bir kız çocuğuydu o. Hava kararmaktaydı ama kimse perdeleri çekip de ışıkları yakmamıştı. Annesinin şarkı mırıldanan sesi geliyordu mutfaktan. Gencecik olmalıydı sesi gibi, güzel elleri de… Hemen yanında kocaman bir soba vardı ama sönmeye yüz tutmuştu. Ayağa kalktı küçük kız. Üzerinde sarı, örgü bir elbise vardı. Soba her ne kadar sönmek üzere olsa da çıkmamalıydı bu odadan. Koridorun soğuğuna çıktığı an hastalanabilirdi. An meselesiydi onun yaşındayken hastalanmak çünkü. Eşiği geçmeden dinledi annesinin sesini… Eğer akşam oluyorsa gelmek üzere olmalıydılar onlar da. Tarçınlı kurabiye onların gelişine yetişmişti neyse ki… Dikkatini annesinin sesinden sokağa kaydırdı. Çok geçmeden duydu onların seslerini.
Beş kardeştiler. “Bir elin parmakları kadarsınız” derdi annesi. Sonra bir de, “şu beş parmağın hangisini koparsanız acımaz ki?” derdi. O hiç anlamazdı. İki ablası önden girdiler eve. Abisi, en büyükleri, eve girmeden evvel yeni bir soba kovası almaya gitti. Küçük kızın bir büyüğü olan abisi ise her zamanki gibi kir pas içinde olduğu için banyoya koşturdu. Küçük ablası ona yardım ederken büyük olan küçük kızın yanından geçip içeri girdi. Onu öpmeyi ihmal etmeden… Aniden doldurmuşlardı sesleriyle karanlık evin içini. Biri perdeyi çekerken diğeri ışığı yakıyor; biri sobayı tekrardan yakarken, diğeri küçük kızın akşama kadar darma duman olmuş olmuş saçlarını topluyordu.
“Saçaklı, toplamayı öğren artık şu saçlarını!”
“Anne, yemekte ne var?”
“Kurabiye mi kokuyor?”
Okulları çok uzakta olmalıydı. Her sabah onlar giderken kalkar, onlar gelene dek bunu düşünürdü. Annesinin sesi, nefesi olmasa…
Babasını sobanın yanında, pencerede beklediler. İş arabasıyla mı gelecek, gezme arabasıyla mı? Eğer gezme arabasıyla gelirse evde bir bayram havası esecek. İş arabasıyla gelirse beşi birlikte üzülecekler çünkü mevsimlerden kış. Kışın, yazın yaptıkları gibi arkası açık arabaya bir kilim atıp da dizilemezler… Gezme arabasıyla geldi babası. Küçük kız hoplaya zıplaya dans ederek gitti kapıya. Babasına kapıyı açmak onun göreviydi. Koridorun soğuğunun engelleyemediği tek şeydi bu. Adam koca, kararmış elleriyle yüzünü tuttu onun. Yanaklarını iyice sıktı.
“Ooh, batırdım işte yüzünü, saçaklı!” Kızdı ona küçük kız. Hala anlayamamıştı. O isler kalıcılaşmıştı babasının ellerinde. Her akşam kanıyordu bu numaraya. Aynadaki yansımasını temiz görünce anlıyordu. Arabaların motorlarıyla, tekerlekleriyle oynuyordu babası iş yerinde. Koca güçlü elleri bu yüzden siyahtı.
Kalabalık ama sıcacık bir sofraya oturdular. Tatlı atışmalarla, ufak ayrıntıları anlattı herkes o günle ilgili. O dinledi. İzledi ve dinledi. Bu rol öyle yapışacaktı ki üstüne, o zamanlar bilmese de, hayatı boyunca dinleyip izleyen olacaktı o. O an o yer sofrasında canından birer parça olarak oturan kişilerin hayatlarını hep dinleyecekti. Hep merhem olmayı deneyecekti onlara. Çünkü, “bugün okulda bir arkadaşım bana kötü davrandı”yla başlayan sıkıntılar, insan yaş aldıkça büyüyeceklerdi. Omuzları çökmesin diye sırf, izleyip oradakilere göre hep boyundan büyük tavsiyeler verecekti küçük kız. Sonra zamanla yine boyundan büyük olacaktı içindeki “küçük kardeş”lik…
Tatlı bir telaşe dönüyordu evin içinde; o, babasının dizinde oturmuş televizyona bakarken. İşte onun hatırladığı ilk elektrik kesintisi o akşam yaşandı. Bir anda kapandı televizyon, tüm ışıklar… Hiç irkilmemişti küçük kız, babasının kucağında oturuyor olduğundan olmalıydı bu. Babası pencereden baktı, tüm sokakta gitmişti elektrikler. Herkes bir bir toplandı onların etrafına. Ablasının gözleri endişeliydi. Abisi mum aramaya kalkmıştı. Küçük ablası ve abisi ise sokulmuşlardı babası ve onun yanlarına. Bilmiyordu küçük kız, elektriklerin kesilebileceğini. Ne yapılır bilmiyordu. “Karanlık kötü bir şey” derlerdi hikayelerde hep… Ama sonra, annesi mutfaktan minik bir mum aleviyle geldi. Minik oda aniden aydınlandı. Yalnızca sobaları ve mumları varsı oysa ki… Annesinin yüzündeki koca gülücüğü gördü küçük kız.
“Ne iyi oldu,” dedi kadın tatlı tatlı. “Hepimiz biraz dinleniriz işte…” Babası gülerek, kucağında onunla birlikte yere oturdu. Annesi birkaç mumu da etraflarına yakarken hepsi de babasının etrafını sarmışlardı. Sıcak bir demlik çay gelip sobanın üzerine yerleşti. Bir demlik sıcak çayın bir aile için anlamını da bilmiyordu küçük kız. Herkes ona bakıyordu. Onun şaşkınlığına… Tarçınlı kurabiye tabağı ortaya kondu. O günün tatlı telaşesinin bir adı vardı aslında. Bir doğum günü… Evin en küçüğünün, beş yıl önce evlerine giren ufaklığın… Ablası ona bunu söylediğinde büyüdü küçük kızın şaşkınlığı.
“Benim doğum günüm mü?”
“Evet anneciğim,” dedi annesi ona bir kurabiye uzatırken. “Senin için yaptım ben bunları. Senin doğum günün bugün…” Yine o gün bilmiyordu küçük kız ama tarçınlı kurabiye kokusu, çocukluğunun kokusu olacaktı, kaç yaşında olursa olsun… Dört kardeşi de tek tek öptüler onu ve mum ışığında pasparlak görünen bir paket uzattılar. Herkes sessizce izledi Yeşil’in ailelerine katılışını. Oyuncak bebek, küçük kızın daha o akşam yoldaşı olmuştu. O, babasının kucağında oturmuştu; Yeşil hep onun kucağında…
Birlikte mum ışığında gölgelerle oyunla oynanabileceğini öğrenmişlerdi. Abileri ve ablaları bir yarışa tutuşmuşlardı, tüm hayvanları yapabileceklerini iddia etmişlerdi gölgelerle. Kendi öğreniyor, Yeşil’e de öğretiyor gibiydi. Sanki onun için hayati şeyleri öğrendiği akşamdı o akşam. Elektrikler gidebilirdi, mesela. Mum yanarken gölgeden hayvanlar yapılabilirdi duvara. Tarçınlı kurabiye çaya batırılabilirdi…
Genç kız, karşısında oturan çocukluğunun bir numaralı şahidine baktı. Ona bakarken, çocukluğunun gerçek olduğunu hatırladı. Oyuncak bebek, tarçınlı kurabiyeyi onunla solumuş, gölgeden hayvanları onunla seyretmişti. Hatta onun burnu, onun gözleri, onun kulaklarıyla… Kendisi olup çıkmıştı sonunda. Onu ondan iyi tanıyordu. Yüzündeki gülücük biraz tozlu olsa da eskiden gelmişti. Eskiden gelmiş ama eskimemişti…
Ne zaman kapansa ışıklar, gitse elektrikler, sevinirdi o. Hiç korkmazdı, hemen kalkar bahane bulmuş gibi bir mum bulur yakardı. Karanlıktan korkanları hiç anlamazdı. Dinlenirdi o, mumlar yanarken… Demek bundan sebepti…
Kalktı, ufak bir demlik çay koydu ocağa. Çayı olurken cüzdanındaki fotoğrafları çıkardı. Bir tanesinde beş kardeş, şömine önünde oturuyorlardı. O, en fazla üç yaşındaydı. Bu durumda en büyükleri olan abisi on üç… O, ne olduğunu anlayamadığından gülmemişti, büyük ablası ise fotoğraf çektirmeyi sevmediğinden… Diğerlerinde koca gülüşler vardı. İnanılmazdı. Bir sonraki fotoğraf ise anne ve babasına aitti… Çayını alıp da oturmadan evvel bir iki mum yakıp evin tüm ışıklarını söndürdü. Yeşil onu bekliyordu. Karşısına oturdu yine, tebessümle baktı.
“Hatırlıyorsun, değil mi?” diye mırıldandı. “Nasıl hatırlamazsın ki? Bu benim çocukluğumun hikayesi. Çocukluğumsa sensin… Beni dinleyen de sendin…” Birkaç gölge hayvan denedi mumla, beceremedi. Fotoğrafları Yeşil’e gösterdi. Çayını yudumlarken, “evet ya Yeşil,” dedi. “Keşke tarçınlı kurabiyemiz de olsaydı, değil mi? Ben de çok özlüyorum…”

Nur Terzi

Anladığı tek iş yazmak olan bir küçük anne...

Latest posts by Nur Terzi (see all)

Leave a Comment

error: Siz yazdıysanız, giriş yapıp düzenle sekmesinden kopyalayabilirsiniz.