Kitap Gönder
Şub 12, 2018
274 Views
0 0

Atatürk Ve Bir Anı

Written by


Bu yazıyı, ünlü alış veriş merkezi zincirinin, bilgisayar ekranına düşen; SELPAK reklamını görünce, Kaleme aldığım
Biliyorum, cennet vatanın içine sürüklendiği; bin bir dert ve tasası var.
Afrin’den peş peşe şehit haberleri geliyor.

Yüreğimiz paramparça. Gözümüzden sağanak dökülüyor yaş!
İktidara göre; Türk milleti beka sorunu yaşıyor.
Ege’de adaları Yunan askerlerin işgali altında!

Ve ben kâğıttan kibritten makale yazıyorum?
Olacak şey mi?
Bazen oluyor işte…

Kimi vatanı canından aziz bilip; gözünü kırpmadan uğrunda ölüyor, kimileri selpak reklamı yaparak; yaşamını idame ettiriyor.
Yaşamı idame dedim de, aklıma Mustafa Kemal Atatürk’ün Mersin’i ziyareti sırasında yaşanmış bir hikâye takıldı.
İsterseniz hep birlikte o anekdotu hatırlayalım.
Sonra bilgisayar ekranına reklamı düşen, selpaka döner, söyleyeceklerimizi kulağınıza fısıldarız.
Hepimiz iyi biliyoruz!
Mustafa Kemal Atatürk; dost ve düşman devlet adamlarının da takdir ve övgüsüne mazhar olmuş: önünde şapka çıkarttığı gerçek lider ve mükemmel bir devlet adamı.
Devleti yönettiği, 1918 ila 1938 yılları arasında; içinde bulunulan zor şartlara aldırmadan, Anadolu’yu karış gezmiş.
Milletin sorunlarını yerinde görmüş ve sıkıntılara çözüm aramayı ilke edinmiş,yalnız Türk’e değil, mazlum milletlere de örnek olmuş.
İşte o liderin yakın çevresinden, günümüze kadar gelmiş, küçük bir anekdot!
Tarih 17 Mart 1923, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve eşi Latife hanım Mersin’e gider.
Ziyaret hükümet konağından başlar. Sonra belediye başkanlığı ve Müdafaayı Hukuk Cemiyetiyle devam eder.
Rivayete göre Atatürk’ü, Müdafaayı Hukuk Cemiyeti kapısında, cemiyet başkanı Hacı bey karşılar.
Gazi Mustafa Kemal ve yanındakiler, üst kattaki başkanlık odasına çıkarlar. Cemiyet ileri gelenleriyle hasbıhal eden Atatürk bir ara Hacı Bey’e “Bu bina kime aittir?” diye sorar.
Hacı Bey bir Ermeniye ait olduğunu söyleyince Paşa, sinirlice:
— Arkadaşlar, İstasyondan Hükümete gelinceye kadar yolun iki tarafındaki binaların kimlere ait olduğunu sordum Ermeni ve Rumlara ait olduğunu söylediniz. Bu adamlar bu binaları yaparken sizler ne yapıyordunuz?
Odadakiler suskun önlerine bakarken karşılarında ayakta duran Mezitlili Hafız Emin Hoca: yüksek sesle “Paşam biz Yemende, Sina’da Traplusgarpta, Sarıkamış’ta, Çanakkale’de Dumlupınar’da Kocatepe’de ölüyorduk der.”
Bu cevap karşısında, gözleri dolar, dudaklarını ısırır, ağzından şu cimleler dökülür”çok haklısın. Biz Türkler bu ülke için hep öldük ve ölmeye devam ediyoruz.”
Şimdi bu yazıyı okuyan siz değerli okuyuculara sormak isterim. O günden bu güne Türk milleti adına değişen, iyiye giden, bir şey var mı?
Var diyen kendi kendini kandırır ve kocaman bir yalan söyler.
Yazıyı yazmama vesile olan reklam 32’li selpak tuvalet kâğıdı reklamıydı. Sözüm ona 3 katlı 32’li kâğıt 46.50 TL ‘den 38.90 Tl’ye düşmüş.
Yersen ye yemezsen gargara yapar tükürürsün. Hijyen için kullanılan kâğıtların fiyatı, dolardan ve altından daha çok yükseldi. Gerçi bizim konumuz fiyat artışı yükselen enflasyon değil!
Altını çizmek istediğimiz şey, bu vatan için şehit düşen Mehmetçiklerin Türk Bayraklarıyla donatılan evleri canlandı gözlerimin önünde.
Ve Atatürk’ün “— Arkadaşlar, İstasyondan Hükümete gelinceye kadar yolun iki tarafındaki binaların kimlere ait olduğunu sordum Ermeni ve Rumlara ait olduğunu söylediniz. Bu adamlar bu binaları yaparken sizler ne yapıyordunuz?” sorusu geldi aklıma.
Sonra şehit düşen Mehmetçiklerin, sırt çantasında 3. katlı selpak havlu var mıydı derken; “Felek kimine kavun yedirir, kimine kelek” Atasözü gelip başköşeye oturuverdi.
İnsanın elinden, tüm şehitlerimize Allahtan rahmet, kederli ailelerine baş sağlığı dilemekten başka bir şey gelmemesi ne acı?

Kavlak Necati

Kavlak Necati

Güneşin doğuşu, Can Kuş'u nun Dünya'ya kanat çırpması ise,
Gün batımı da, açan güllerin solan yaprakları olmalı.
Her gün yeniden doğan, her gün yeniden ölen bir bedenin,
kafesinde çırpınıp durmak zor.
Doğduğum yöre de, taşlar topraktan daha çok.
dağında gökyüzüne, Çam ağacı yerine, Ardıç ağaçları uzanır.
Gövdesi ne tomruk olur, ne de kereste.
Kiriş diye uzatamasın onu duvarın üstüne.
Yanarken saman alevi gibidir, köz bırakmaz geride.
Büyürken fidanı su istemez.
Kışın yağan kar, ve Nisan yağmuru yeter yaşamasına. İğne yapraklarının arasında olur gılikleri.(meyve)
Önce yeşil, sonra siyah.
Acıdır tadı.
İlaç olmaz hiç bir yaraya.
İşte ben böyle bir kıraç toprağın üzerinde yeşermiş,
kökü kayaların altına uzana ağaç gibiyim.
Siz çınar da diyebilirsiniz, koyu gölgesi olan, Meşe'de. Kayın,gürgen zaten hiç olmaz bizim dağımızda.
Dereler kışın akar, yazın kurur.
Avşar'ın soylu kızları suyu kuyudan çeker kovayla.
Kulaçla ölçülür kuyunun derinliği.
Al yazmalı, beyaz tülbentli kızlar, aynayla haberleşir, yavuklusuyla.
Hala öylemi bilmem.
Ben gideli gurbet ele, değişmiştir belki, gelenek ve de töre. Belki orada da geziyordur, genç kızlar sevgilisiyle el ele.
Kim bilir?
Ben buyum işte.
Diğer kimlik bilgilerim kayıtlı nüfus kütüğümde.
İlim ilçem hepsi var.
Bence esas ben, bu satırlarda saklı.
Çözün çözebilirseniz,bu bir bilmece.....
Kavlak Necati

Latest posts by Kavlak Necati (see all)

Article Categories:
Deneme

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.